Moda, En Dürüst Yalan

Paylaşım Notu
Kırk yılı aşkın süredir fotoğraf çekiyorum, ama hiç moda çekmedim. Tekstil çektim; iç çamaşırı, abiye, nice giysi. Ama moda çekmedim ve bu ikisi aynı şey değil.
Kırk yılı aşkın süredir fotoğraf çekiyorum, ama hiç moda çekmedim. Tekstil çektim; iç çamaşırı, abiye, nice giysi. Ama moda çekmedim ve bu ikisi aynı şey değil.
Tekstilde giysiyi çekersin. Kumaşı, dökümü, dikişi, kesimi, rengi; giysi bir üründür ve tıpkı bir maun gibi, doğru görünmesi gerekir. Dantel dantel olmalı, saten saten dökülmeli, siyah dipsiz bir siyah değil, kumaşın siyahı olmalı. Manken olsa bile o giysinin bir askısıdır; öznesi değil, taşıyıcısıdır. Sen giysiyi çekersin, giysinin vaadini değil. Bu, benim dünyam; ürünün o sessiz yüzü.
Moda ise bambaşka bir dünyadır. Orada giysi bir bahanedir. Satılan giysi değildir; bir imge, bir arzu, bir kimlik, bir hayat duygusudur. Manken artık askı değil, anlatının öznesidir; mekân, ışık, poz, bakış, hepsi bir hikâye kurar. Beni ürünün sessizliği çekti, mankenin sesi değil; o yüzden hiç girmedim o dünyaya. Ama tam bu yüzden, ona dışarıdan, bir saygıyla bakabilirim. Ve gördüğüm şu: moda, belki de fotoğrafın en zor dalıdır. Çünkü orada ürün, manken, mekân, ışık, an, hepsi tek karede buluşmak zorundadır; çekim anı başkadır, hazırlık başka. Hepsinin bir arada durması gerekir.
Bir Bakış İşidir
Bu dünyanın Türkiye'deki duayeni, benim dostum Tamer Yılmaz'dır. Bu ülkede mesleğini moda fotoğrafçısı olarak tanımlayan ilk kişidir. Doksanlardan bugüne, bir çağın moda karelerini, dergi kapaklarını, popüler kültürün yüzlerini o çekti ve ardından bu ülkenin moda fotoğrafçılarının çoğunu da o yetiştirdi. Bir söz söyler ve o söz aslında benim kırk yıldır anlatmaya çalıştığım her şeyin özetidir: bu iş makineyle yapılmaz, gözle yapılır, fotoğraf bir bakış işidir.
İşte moda ile benim aramdaki köprü budur. Ben ürünün sessiz yüzüne baktım, o mankenin sesli dünyasına; ama ikimiz de aynı şeyi söylüyoruz. Fotoğraf, makinenin değil, bakanın işidir. Moda, bu gerçeğin belki en görünür olduğu yerdir, çünkü orada kimse fotoğrafın tarafsız olduğunu iddia bile etmez.
İki Kutup
Modanın bir belge olmadığını anlamak için, dünyanın iki büyük ustasına, birbirinin tam zıddı iki adama bakmak yeter.
Biri Peter Lindbergh. 1988'de, Malibu sahilinde, o güne dek kimsenin tanımadığı birkaç genç kadını, beyaz gömlekle, dağınık saçla, neredeyse makyajsız çekti. O günün modası abartılı makyajdı, şişirilmiş saçtı, stüdyonun cilalı ışığıydı; Lindbergh bunların hepsini reddetti. Fotoğrafı gören dergi editörü beğenmedi, bir kenara attı. Ama o kare sonradan bir kuşağı, süpermodeller çağını başlattı. Lindbergh rötuşu ömrü boyunca reddetti, kırışığı silmedi, yüzü yeniden biçimlendirmedi; hakikat olmadan güzellik olmaz, dedi. Onun derdi gerçeklikti, doğallıktı.
Öteki Helmut Newton. Tam karşı kutup. Newton stüdyoyu, o beyaz fonu reddederdi ama Lindbergh gibi doğallık için değil; bir kadın beyaz fonun önünde yaşamaz, derdi, sokakta yaşar, bir arabada, bir otel odasında. Onun kareleri teatraldı, provokatiftti, film noir gibi, o karanlık, gölgeli, tehlikeli sinema dünyası gibi kurulmuş sahnelerdi; güçlü, tehlikeli, baskın kadınlar. İyi zevkten nefret ederim, derdi, kötü zevk daha heyecanlıdır. Ve tekniğini hiç saklamazdı: fotoğraf yüzde on ilham, yüzde doksan mobilya taşımaktır, derdi. Her şeyi dikkatle kurar, sonra yanlış gitmiş gibi görünen bir şey eklerdi; kusuru bile sahnelerdi.
İki adam, iki zıt yol. Biri makyajı siler, öteki sahneyi kurar. Biri hakikat der, öteki kötü zevk der. Ama işte tuhaf olan: ikisi de aynı şeyi kanıtlar. Çünkü Lindbergh'in o beyaz gömlekli sahnesi de kurgudur; Malibu'yu, ışığı, dağınık saçı, siyah beyazı, hepsini o seçti. Doğal görünüm de bir seçimdir, bir bakıştır. Newton ise kurgu olduğunu zaten haykırır. Biri gizler, öteki ilan eder; ama ikisinin de elinde kurulmuş bir kare vardır. Moda, doğalıyla da teatraliyle de, her zaman kurulur.
En Dürüst Yalan
İşte bu yüzden moda, benim bütün yazdıklarımın en uç noktasıdır. Kırk yıldır aynı şeyi söylüyorum: fotoğraf bir belge değildir, bir bakıştır. Belge yazımda bu bir tez, portrede bir tartışma, mimaride bir itirazdı. Ama modada bu artık tartışma bile değil; herkesin baştan kabul ettiği bir gerçektir. Hiç kimse bir moda karesine bakıp bu gerçektir demez. Herkes bilir ki o bir sahne, bir rüya, bir kurgu, bir arzu resmidir.
Moda, fotoğrafın en açıkça itiraf edilmiş yalanıdır ve tam bu yüzden en dürüst olanıdır. Bir belge tarafsızmış gibi durur, oysa değildir. Bir haber fotoğrafı gerçeği gösterdiğini söyler, oysa o da bir kadraj, bir seçimdir. Ama moda hiçbir şey iddia etmez; ben bir rüyayım, der, bana inanmak zorunda değilsin. Newton'ın dediği gibi, o bir kiralık silahtır, sanat olduğunu bile öne sürmez. Ben moda çekmedim, çünkü benim işim ürünün sessiz gerçeğiydi. Ama moda bana şunu öğretti: en dürüst fotoğraf, belki de yalan olduğunu saklamayandır.
Not: Roland Barthes, Moda Sistemi'nde modayı giysinin kendisinde değil, giysi üzerine kurulan dilde arar. Ona göre moda, kumaşın değil, o kumaşı “moda” diye adlandıran sözün, bir gösterge sisteminin ürünüdür. Bu, tekstil ile moda arasında çizdiğim ayrımın kuramsal karşılığıdır: tekstil giysidir, moda ise giysi üzerine kurulan bir söylem.