Göz Görmez, Bellek Görür
Paylaşım Notu
Göz yalnızca ışığı toplar; gören, hatırlayan bir zihindir. Algı, bellek ve beynin görüntü kurması üzerine bir fotoğraf felsefesi denemesi.
Göz Görmez, Bellek Görür
Bir fotoğrafa baktığımda gördüğümü sanırım. Oysa gördüğüm şey, gözün kaydettiği dünya değildir. Göz yalnızca ışığı toplar. Dünyadan yansıyan milyonlarca foton retinaya ulaşır, sinirsel sinyallere dönüşür, beynin görme merkezlerine gider. Bundan sonrası opt iğin değil, beynin işidir. Göz veri toplar; görüntüyü beyin kurar. Kurarken de belleğine başvurur. Bu yüzden göz görmez; gören, hatırlayan bir zihindir.
Uzun yıllar görmenin edilgen bir kayıt olduğu düşünüldü. Dünya karşımızdaydı, göz onu alıyor, biz görüy orduk. Ben bu resme hiç inanmadım; çünkü aynı sokakta yürüyen iki fotoğrafçının neden iki ayrı dünya getirdiğini o resim açıklayamıyordu. David Marr'ın hesaplamalı görme modeli tam da bunu adlandırdı: beyin, dış dünyadan gelen eksik ve parçalı bilgiyi durm adan işleyerek anlamlı bir görüntü kurar. Semir Zeki'nin görsel korteks çalışmaları bunu bir adım öteye taşır; renk, hareket, biçim ve derinlik beynin farklı bölgelerinde ayrı ayrı işlenir. Ben tek bir görüntü gördüğümü sanırken, beynim aynı anda onlarca i şi yürütür. Gördüğüm dünya, gözün değil, beynin dünyasıdır.
Richard Gregory buraya başka bir açıdan girer. Algı, dış dünyanın edilgen bir kopyası değildir; beyin geçmiş deneyiminden yararlanıp durmadan varsayım üretir ve gördüğünü yorumlar. Ben bunu şöyle söylerim: önce görüp sonra anlamlandırmayız; anlamlandırarak görürüz.
Aynı yeri James J. Gibson'ın diliyle de anlatabilirim. Çevre yalnızca nesnelerden oluşmaz; bize sunduğu eylem olanaklarını da algılarız. Bir merdiven merdiven değil, çıkılacak yerdir. Bi r kapı nesne değil, geçiştir. Fotoğrafçı da çevreye yalnızca bakmaz; çevrenin sunduğu görsel olanağı keşfeder. İki insanın aynı sokakta iki ayrı fotoğraf çekmesinin bir nedeni de budur.
Rudolf Arnheim yıllar önce söylemişti: görmek optik bir işlem değil, d üşünmenin bir biçimidir. Ben deklanşöre bastığımda yalnızca ışığı kaydetmem; düşünme biçimimi de kaydederim. Kadraj, estetik kararlarımın görünür hâle geldiği yerdir.
Ama beyin yalnızca görseli işlemez. Bir ses, bir koku, dokunduğum yüzey, tattığım şey, be denimin duruşu, sıcaklık, rüzgâr, kalp atışımın ritmi ve o an hissettiğim duygu; hepsi aynı algının parçasıdır. Beyin bunları ayrı ayrı yaşamaz, tek bir deneyime katar. Bir fırının önünden geçerken ekmeği yalnızca görmem: kokusunu alırım, sıcaklığını duyar ım, çocukluğumdaki bir sabahı hatırlarım. Yağmuru yalnızca görmem: sesini duyar, tenimde hisseder, belki yıllar önceki bir ayrılığı yeniden yaşarım. Duyular birleşir; bellek bu birleşime geçmişi ekler.
Antonio Damasio'yu da yanıma bu yüzden çağırırım. Kara r verirken beden ve duygular vazgeçilmezdir; insan yalnızca aklıyla seçmez. Duygu, bedensel yaşantı ve geçmiş deneyim, her seçimin görünmeyen ortağıdır. Benim deklanşöre basma kararım da bundan bağımsız değildir.
Fotoğrafın paradoksu tam burada başlar. Fot oğraf, bütün bu zengin yaşantının yalnızca görsel izini kaydeder. Ses yoktur. Koku yoktur. Dokunma yoktur, sıcaklık yoktur. Zaman akmaz; tek bir an, akışından koparılıp dondurulmuştur. Buna rağmen güçlü bir fotoğraf bana yağmurun sesini duyurur, denizin tu zunu dilimin ucunda tattırır, eski bir evin rutubetli kokusunu burnuma getirir. Peki bu eksik nasıl tamamlanıyor? Fotoğraf tamamlamıyor onu; benim beynim tamamlıyor. Kare yalnızca bir tetiktir; gerisini bellek doldurur.
İşte başlıktaki söz burada karşılığı nı bulur: göz çoktan görmeyi bırakmıştır, bundan sonrasını bellek görür. Ama "bellek" derken bir arşivden söz etmiyorum — anıların olduğu gibi durduğu, istenince açılan bir çekmeceden değil. Bellek bir depo değil, bir atölyedir; her hatırlayış, yeni baştan bir kurmadır. Bunu bana en iyi anlatan birkaç düşünürü tek tek çağırayım; çünkü fotoğrafın neden bir yanılsama olduğu, tam da onların gösterdiği yerde saklıdır.
Martin A. Conway'in "Benlik-Hafıza Sistemi" işe buradan girer. Conway'e göre belleğin merkezin de, o an ne istediğimizi ve kim olduğumuzu belirleyen bir "çalışan benlik" durur; hangi anının kurulacağına, neyin öne çıkıp neyin silineceğine bu benlik karar verir. Yani bir kareye baktığımda hatırladığım şey olup biten değil, benim amaçlarımdan ve kim o lduğumdan süzülmüş olandır. Deklanşöre bastığım anda yalnızca ışığı değil, bütün bir yaşam öyküsünü tek bir kareye indiririm. Fotoğraf, sahnenin değil, o sahneye bakan benliğin izidir.
Ama o benlik, geçmişi olduğu gibi saklamaz. Frederic Bartlett bunu daha 1932'de gösterdi. Deneklerine yabancı bir kültürden, tuhaf bir halk masalı okur — "Hayaletlerin Savaşı" — sonra günler, haftalar boyunca yeniden anlattırır. Her anlatımda masal biraz daha değişir: tanımadıkları ayrıntılar kendi dünyalarına çevrilir, kano "sandal" olur, avlanmak "balık tutmak" olur; anlamsız gelen kısımlar, hayaletler bile, düşüp gider; geri kalan, akla yatkın bir hikâyeye göre yeniden dizilir. Bellek, boşlukları kendi beklentileriyle doldurur. Benim hatırladığım an da böyledir: her hatırla yışta onu biraz daha kendime benzetirim.
Endel Tulving bu kurmaya bir de duygu ekler. Onun " epizodik bellek" dediği şey, bir olayın olduğunu bilmek değildir yalnızca; o anı yeniden yaşamaktır — "ben oradaydım, ben yaşadım" duygusunu taşımaktır. Bir fotoğra fa baktığımda beni sarsan, çoğu zaman karenin bilgisi değil, işte bu "yaşadım" duygusudur. Fotoğraf o duyguyu geri çağırır; ben de bir anlığına o ana dönerim.
Daniel Schacter aynı belleğin ne kadar seçici, ne kadar yanılabilir olduğunu hatırlatır. Bellek h er şeyi tutmaz; bir kısmını öne çıkarır, bir kısmını gölgede bırakır, bazen olmayanı ekler — hem de bize sormadan, kusursuz bir güvenle. Demek ki "yaşadım" duygusu, doğruluğun güvencesi değildir. En emin olduğum anı bile, farkında olmadan yeniden yazmış ol abilirim.
Elizabeth Loftus ise bunun daha da rahatsız edici yüzünü gösterir: belleği sonradan gelen bilgi değiştirir. Bir deneyinde insanlara bir kaza filmi izletir, sonra tek bir kelimeyi değiştirip sorar — arabalar "çarpıştığında" mı, yoksa "paramparça o lduğunda" mı hızlıydı? "Paramparça" diyenler hem hızı daha yüksek hatırlar, hem de bir hafta sonra filmde hiç olmayan kırık camları gördüklerine yemin eder. O sözcük olaydan sonra gelmiştir; ama belleğe geçmişten gelmiş gibi yerleşir. Bir fotoğrafın altına yazılan başlık, birinin anlattığı bir hikâye, bir serginin adı — hepsi, benim o kareyi nasıl "hatırladığımı" sessizce değiştirebilir.
Böylece fotoğraf, yalnızca görülen dünyanın değil; yaşanmış, süzülmüş ve yeniden kurulmuş bir dünyanın da ürünü olur. Kar eyi kuran ışık değil, o ışığı karşılayan bellektir — ve o bellek, her seferinde biraz başka bir şey kurar.
Ama iş deklanşör sesiyle bitmez. Fotoğraf izleyiciye ulaştığında, aynı yolculuk ikinci kez başlar. Bu kez başka bir beyin, başka bir yaşam öyküsü, ba şka bir hafıza aynı görüntüyü yeniden kurar. Ben görüntüyü kendi deneyimimle ürettim; izleyici onu kendi deneyimiyle yeniden üretir. Aynı fotoğrafın her insanda başka bir duygu uyandırması bundandır.
Bana kalırsa fotoğrafın en büyük yanılsaması, bize tek b ir gerçekliği gösterdiğine inandırmasıdır. Oysa yanılsama çok daha önce başlar. Işık retinaya düştüğü an beyin onu yorumlamaya koyulur. Algı eksiği tamamlar, duyular birbirine karışır, bellek geçmişi bugüne taşır. Ben bunların içinden seçerek kadrajımı kur arım. Objektif görüntüyü sınırlar; pozlama , odak uzaklığı, perspektif ve zaman seçimi onu dönüştürür. Baskı, ekran, sergi mekânı ve sunum biçimi ona yeni anlam yükler. En sonunda izleyici kendi yaşam öyküsünü o görüntüye yerleştirir ve fotoğraf bir kez dah a doğar.
İşte bu yüzden Fotoğraf Bir Yanılsamadır. Yanılsama optik bir hata değil; insanın dünyayla kurduğu ilişkinin kaçınılmaz sonucudur. Fotoğraf, çekim anından sunumuna, sunumundan izleyicinin zihnine kadar her aşamada seçim, yorum, eksiltme, ekleme ve yeniden kurma taşır. Objektif yalnızca ışığı kaydeder. Fotoğrafı önce benim zihnim, sonra izleyicinin zihni tamamlar. Gerçek sandığımız görüntü, aslında iki belleğin arasında sürekli yeniden kurulan, yaşayan bir deneyimdir.
İlgili Yazılar