İmgenin Doğuş Anı: Beş Diyalog
Paylaşım Notu
Debord, Mitchell, Flusser, Crary ve Azoulay ile beş hayali diyalog. Fotoğrafçının soruları ile kuramcıların cevapları: imge nerede, ne zaman, nasıl doğar?
Elimde bir makine var. Kırk yıldır bu makineyle çalışıyorum. Ama "imge nerede doğar?" sorusuna hâlâ net bir cevabım yok. Bu beş diyalog, o sorunun peşinden yapılan bir düşünce egzersizdir. Debord, Mitchell, Flusser, Crary ve Azoulay: hepsini kitaplarından tanıdım. Hepsini gerçekten konuşamadım. Ama onlarla konuşsaydım neler soracaktım?
I. Debord ile: Gösteri
Ben: Guy, sen "gösteri toplumu"ndan söz ediyorsun. Bana göre en yalın hâliyle şunu söylüyorsun: modern toplumda insanlar arası ilişkiler artık imgeler aracılığıyla kurulmaktadır. Yaşam, temsile dönüşmüştür. Peki bir fotoğrafçı olarak soruyorum sana: bu gösteriyi üretenlerden biri miyim?
Debord: Evet. Ve hayır. Makineyi elinde tutanın bu ikiliği taşıdığını bilmesi gerekir. Fotoğraf üretmek her zaman gösteriyi beslemek değildir; ama gösterinin içinde üretmek hiçbir şeyin masum olmadığı anlamına gelir.
Ben: Peki bir imge gösteriyi kırabilir mi?
Debord: Belki. Ama bunu yapacak imge, daha büyük bir gösteride parçaya dönüşmeden önce çok kısa bir ömrü vardır.
Bu cevap beni rahatsız etti. Çünkü onu yanlışlayacak bir örneğim var: Vietnam'daki Napalm Kızı fotoğrafı gösteriyi kırdı. Hiç olmazsa bir süre için. O fotoğraf bir savaşa karşı kamuoyunu döndürdü. Ama Debord'un haklı olduğu bir yan da var: bugün o fotoğraf bir T-shirt üzerinde dolaşıma girmiş olsaydı ne olurdu?
II. Mitchell ile: İmgeler Ne İster?
Ben: W.J.T., sen imgelerin sanki canlıymış gibi davrandığını söylüyorsun. Arzu ettiklerini, talep ettiklerini yazıyorsun. Bu metafor mu, yoksa gerçek bir iddia mı?
Mitchell: İkisi de. Metafor olarak başlar, ama düşünürken fark edersin ki bir imgeye baktığında o da sana bakıyor. Bu karşılıklılık seni pasif bir alıcıya dönüştürmez; ama seni bakan değil, "bakan ve bakılan" biri yapar.
Ben: Peki bir fotoğraf gerçekten bir şey isteyebilir mi? Tanrıtanımaz biri olarak bu fikir beni zorluyor.
Mitchell: İmgeler kendi başlarına bir irade taşımaz. Ama insanlar onlara anlam yüklediğinde, o anlam dolaşıma girer ve bağımsız bir hayat sürer. İmge bir kez üretildikten sonra, üreteni aşar. Bu onu "isteyen" bir nesneye dönüştürmez; ama onu statik bir nesne olmaktan da çıkarır.
Bu düşünce beni rahatlattı. Çünkü bir fotoğrafı çektikten sonra onun nereye gittiğini, kimler tarafından görüleceğini, hangi bağlamlarda anlamının değişeceğini bilemiyorum. Bu belirsizlik fotoğrafçıyı ürkütür. Mitchell'in çerçevesi ise şunu söylüyor: bu belirsizlik üretimin değil, imgenin doğasının bir parçasıdır.
III. Flusser ile: Program
Ben: Vilém, sen fotoğraf makinesinin bir "program" taşıdığını söylüyorsun. Makine, fotoğrafçıyı kendi olası görüntüleri sınırı içinde hapsetmiştir. Bu fikir beni yıllarca rahatsız etti. Çünkü ben özgür seçimler yaptığımı sanıyordum.
Flusser: Sanmak. İşte orada. Sen programın sınırları içinde seçimler yapıyorsun ve buna özgürlük diyorsun. Ama "kadraj mı dar mı olsun?" diye sormuyorsun; çünkü o soruya makine cevap vermiş, sen sormadan önce.
Ben: Peki bu programa karşı durmak mümkün mü?
Flusser: Ancak programın farkında olarak. Aparatı anlamak, ona karşı durmak değildir; ama aparatı anlamadan ona karşı durmak da mümkün değildir. Fotoğrafçı, aparatı bilen kişidir. Aparatı "kullanan" değil.
Bu ayrım, kullanan ile bilen, on yıl boyunca aklımda kaldı. Bir iş için stüdyoya girdiğimde kendime sormaya başladım: "Bunu seçiyor muyum, yoksa makine mi seçiyor?"
IV. Crary ile: Görme Rejimi
Ben: Jonathan, sen modernlik içinde "gözlemci"nin nasıl inşa edildiğini araştırıyorsun. Göz, sandığımız kadar bize ait değil; bakış, çağın terbiyesiyle biçimleniyor. Bu fikir beni hem çekiyor hem rahatsız ediyor. Çünkü "fotoğrafçının bakışı"nı kendime mal ettiğimi düşünmek istiyorum.
Crary: Bu normal bir dilek. Ama gözün hangi çağda açıldığı, neye bakacağını belirler. Sen perspektif kurallarını öğrendin; bu bir özgürleşme değil, bir eğitimdi. Perspektif, görmenin tek yolu değildir; ama o kuralı öğrendiğinde, görmeye "doğal" diye kabul etmeye başlarsın.
Ben: Peki bu eğitimi aşmak mümkün mü?
Crary: Tamamen aşmak değil, ama sorgulamak mümkün. Bir fotoğrafçı kendi bakışının nereden geldiğini sorabilir. Bu soru, o bakışı tamamen değiştirmez; ama farkındalık, görmenin pasif bir süreç olmadığını hatırlatır.
Crary ile bu hayali konuşma bende bir şey bıraktı: kendi bakışıma güvenmeden önce, o bakışın hangi sular içinde oluştuğunu sormak gerekiyor.
V. Azoulay ile: Sözleşme
Ben: Ariella, sen fotoğrafı bir "sivil sözleşme" olarak görüyorsun. Her karede üç taraf var: fotoğrafçı, fotoğraflanan ve izleyici. Bu sözleşme hiçbiri tam anlayamadan imzalanıyor. Bu fikir beni hem özgürleştiriyor hem yük altında bırakıyor.
Azoulay: Yük altında bırakması istenen bir şey. Çünkü fotoğraf, fotoğrafçıyla bitmez. Bir insanın yüzünü fotoğrafladığında, o yüzün sahibi bu sözleşmeye giriyor; bazen bilerek, bazen bilmeden. İzleyici ise o sözleşmeyi her bakışta yeniden imzalıyor.
Ben: Peki bu sorumluluk fotoğrafçıyı felç etmez mi?
Azoulay: Felç etmemeli. Ama bilinçsizlik de etmemelidir. Sorumluluk ile serbestlik arasındaki gerilim, tam da iyi fotoğrafın alanıdır. Bunu taşıyamayan ya çok masum olur, ya da çok kaba.
Bu beşinci diyalog en çok burada kaldı. Çünkü "ben bu kareyi neden çektim?" sorusunun ardında her zaman "bu kareyi çekmek kimin hakkıydı?" sorusu yatıyor.
Ve sonunda
Bu beş konuşmanın sonunda hâlâ net bir cevabım yok. İmge nerede doğar?
Debord: insanlar arası ilişkilerin imgeleştiği anda. Mitchell: izleyicinin baktığı anda. Flusser: program içinde seçim yapıldığında. Crary: çağın gözü eğittiği anda. Azoulay: sözleşme imzalandığında.
Belki hepsi doğru. Belki imge tek bir anda doğmaz; her anda yeniden doğar.
Ve bir fotoğrafçı olarak benim işim, o doğuşa mümkün olduğunca hazır olmak, mümkün olduğunca farkında kalmak ve mümkün olduğunca dürüst bir çerçeve sunmak.
Geri kalanı, zaten imgeye ait.
İlgili Yazılar