Masanın Kenarındaki Sandalye
Paylaşım Notu
Debord, Mitchell, Flusser, Crary, Azoulay, Berger, Benjamin, Sontag, Barthes ve Şahin Kaygun. Fotoğraf üzerine düşünenlerle bir teşekkür ve hesaplaşma.
Bir masa hayal ediyorum. Üstünde bir Hasselblad, birkaç kontak baskı, bir büyüteç, kenarda Hegel'in Estetik'i. Etrafında, benden önce imge üzerine düşünmüş insanlar. Ben de o masaya oturuyorum; başköşeye değil, kenardaki boş sandalyeye. Çünkü bu insanların hiçbiri bana ders vermedi; ama hepsi bana bir kapı açtı. Bu yazı, o kapılardan geçerken arkama dönüp verdiğim bir selamdır.
Debord'a borçluyum: imgenin tek başına bir görüntü değil, insanlar arası bir ilişki olduğunu ondan öğrendim. Ama o bana dolaşımı gösterdi; ben kaynağı aramaya onun sayesinde başladım.
Mitchell'e borçluyum: imgelerin canlı gibi davrandığını, korkuttuğunu, birleştirdiğini o sordu. Ben de sordum, sonra bir adım geriye gittim: bu gücü onlara kimin verdiğini.
Flusser'e borçluyum: elimdeki makinenin masum olmadığını, kendi programı olduğunu o yazdı. Ben o programın deklanşörde değil, çantayı hazırlarken başladığını ekleyebildiysem, önce onun uyarısını duyduğum için.
Crary'ye borçluyum: gözümün bana ait sandığım bakışının aslında çağımın terbiyesi olduğunu o gösterdi. Yine de deklanşöre çağın değil, benim bastığımı söyleyebiliyorsam, o ayrımı onun ışığında görebildim.
Azoulay'a borçluyum: her karede benden başka iki kişi daha olduğunu, fotoğrafın bir sözleşme olduğunu o hatırlattı. Ben o sözleşmenin izleyiciyle sonsuza dek yeniden imzalandığını düşünüyorsam, onun açtığı yoldan.
Arkalarında daha eskiden gelen sesler
Ama bu masada oturanlar yalnız beşi değil. Arkalarında, daha eskiden gelen sesler var.
Hegel, fotoğraf makinesi daha icat edilmemişken sanatın ne olduğunu sordu; bir eseri değerli kılanın malzemesi değil, taşıdığı düşünce olduğunu söyledi. Yıllar sonra elimdeki makineyle heykeltıraşın keskisi arasında bir köprü kurabildiysem, o köprünün ilk taşını farkında olmadan o koymuştu.
John Berger, bakmanın masum olmadığını, her bakışın bir seçim taşıdığını öğretti; "görme, konuşmadan önce gelir" derken aslında bütün bu kitabın tohumunu atmıştı. Walter Benjamin, çoğaltılan imgenin biricikliğini, o "aura" denen şeyi yitirdiğini söyledi; bugün milyarlarca kez kopyalanan karelere bakarken hâlâ onun cümlesini duyuyorum. Susan Sontag, bir fotoğrafa bakmanın masum bir seyir değil, ahlaki bir edim olduğunu gösterdi; başkasının acısına bakarken rahatsız olmam gerektiğini ondan öğrendim. Roland Barthes, bir fotoğrafın bizi neden yaraladığını, o açıklanamayan iğneyi, "punctum"u adlandırdı; bir kareye bakıp neden sarsıldığımı anlamamı sağladı.
Hepsini kitaplardan okudum. Hepsi benden uzaktaydı; sayfaların ardında, başka dillerde, başka çağlarda.
Bir tek Şahin Kaygun öyle değildi
Onu okumadım; tanıdım. Öğrencisiydim. Ötekiler bana imge üzerine düşünmeyi öğretti; Kaygun bana imgenin içinde yaşamayı gösterdi. Bir fotoğrafın hem belge hem yalan, hem gerçek hem kurgu olabileceğini bir kitaptan değil, onun karanlık odasında, onun elinin altında gördüm. Bu kitap boyunca "fotoğraf bir yanılsamadır" derken, o cümlenin kökü belki de en çok oradadır: bir ustanın, gerçeği nasıl eğip büktüğünü, ve bunu yaparken nasıl daha çok gerçek söylediğini izlediğim o yıllarda.
Şimdi o masaya dönüp bakıyorum. Hegel, Debord, Mitchell, Flusser, Crary, Azoulay, Berger, Benjamin, Sontag, Barthes. Ve aralarında bir yerde, ötekilerden farklı olarak yüzünü hatırladığım biri: Kaygun.
Ben bu masaya kırk yıllık bir elle oturdum. Onların düşündüğü şeyi ben yaşadım; onların uzaktan baktığı ana ben deklanşörle dokundum. Bu yüzden onlara borçluyum ama onların tekrarı değilim. Bir kuramcı imgenin ne yaptığını görebilir; ama o imgeyi kuran anı, yalnızca onu kuran bilir.
Bu yazı bir teşekkürdür. Ama bir teşekkürden fazlası: masanın kenarındaki o boş sandalyeye oturma cesaretini, bana onlar verdi. Şimdi sıra bende; ve arkamdan gelene o sandalyeyi boş bırakmak da benim işim.