× İmge & Meta

Üç Beden, Üç İmge, Üç Meta

Aydın Karadöller 2025
Üç Beden, Üç İmge, Üç Meta

Paylaşım Notu

İsa, Che Guevara ve Marilyn Monroe: üç beden, üç farklı imge, üç meta. Kapitalizmin düşünceleri değil imgeleri tükettiği üzerine bir deneme.

Üç Beden, Üç İmge, Üç Meta

Akşamüstü, bir sahafla bir simitçinin arasına sıkışmış derme çatma bir tezgâhın önünde durdum. Muşamba örtünün üstünde ne ararsan vardı: anahtarlıklar, açacaklar, buzdolabı mıknatısları, katlanmış tişörtler, iğneli rozetler. Ve üç yüz. Aslında yan yana değ illerdi; onları yan yana getiren benim bakışımdı. Bir tişörtün göğsünde İsa — başı bir omuza düşmüş, alnında dikenden bir taç. Bir rozette Che — bereli, çatık kaşlı, uzağa bakan. Bir mıknatısta Marilyn — dudakları aralık, saçı bir rüzgârda savrulmuş. Üçü d e aynı muşambada, üçü de aynı avuç bozuk parayla.

Tezgâhtar duraksadığımı gördü. "Hepsi aynı fiyat," dedi. Haklıydı; benim gördüğüm de tam buydu. Üç ayrı çağ, üç ayrı dünya, üç ayrı inanç — ve tek bir fiyat. Bir an bu üç yüzün ortak bir yazgısı olduğunu dü şündüm. Sonra düşünce büyüdü: bu bir yazgı değil, bir yoldu. Üçü de aynı yoldan geçmişti. Önce birer bedendiler; sonra birer imgeye döndüler; en sonunda şu muşambanın üstünde birer metaya . Bu yazı, o yolun haritası.

Bir insan öldüğünde geriye ne kalır? Top lum bu soruyu asla boş bırakmaz; hemen doldurur. Ölünün yaşamını yeniden yazar — ayrıntıyı ayıklar, çelişkiyi siler, tereddüdü unutur. Geriye herkesin üzerinde uzlaşabileceği tek, pürüzsüz bir yüz bırakır. Barthes buna mit derdi. Mit yalan söylemez; yalnız ca tarihi boşaltır. Bir yüz mite döndüğünde artık "şöyle biriydi" demez; "hep böyleydi, başka türlü olamazdı" der. Olumsal olan doğallaşır, tarihsel olan ebedîleşir. Yüz kalır; onu var eden hayat gider.

O üç yüz de bu boşaltmadan geçmişti. Ama her biri bu yola kendi kapısından girdi. Sırayla anlatacağım; çünkü asıl mesele yüzlerin kendisinde değil, birinin ötekine bağlandığı o gizli damarda.

Birinci beden: dünyayı fetheden yüz

En eskisi İsa. Onunki, tarihin dünyayı fetheden ilk yüzüdür. Bir beden düşün: çar mıha gerilmiş, yanı deşilmiş, başı bir omuza düşmüş. Sonra o bedenin çevresine bir hale çizilir, başının üstüne dört harf çakılır — I.N.R.I. Artık bir insan değil, bir imgedir bu. Yüzyıllar boyu mihraplarda, ahşap panolarda, altın yaldızlı ikonlarda çoğalt ıldı. Öpüldü, önünde diz çöküldü, uğruna savaşıldı, uğruna öldürüldü.

Benjamin, bu çoğalmanın bir bedeli olduğunu söylerdi. Bir imgenin biricikliği — o "burada, şimdi, bir tek" oluşu — çoğaldıkça buharlaşır; onun aura dediği şey incelir. Ama bir istisna bı rakır: auranın en son sığındığı yer insan yüzüdür. Din, tam da bunun için yüzü seçti. İsa'nın çilesi bir öğretiydi; ama kitleye ulaşan öğreti olmadı, yüz oldu. Çünkü öğreti okunur, tartışılır, bölünür; yüz ise yalnızca tanınır. Bir köylü İncil'i okuyamazdı belki; ama o yüzü, gözleri kapalı bile çizebilirdi.

İşte yolun ilk dersi burada. Bir bedenin kitleye ulaşması için, taşıdığı düşüncenin sadeleşip bir yüze sığması gerekir. Söz ağırdır, yavaştır, herkese göre değildir; yüz hafiftir, hızlıdır, herkese aynı gelir. İsa'nın yüzü iki bin yıl dilden dile dolaştı — ama dolaştıkça, arkasındaki karmaşık, çetin, rahatsız edici öğretiden gitgide koptu. Geriye yumuşak, tanıdık, teselli eden bir yüz kaldı. Yol daha o zaman çizilmişti; sonrakiler yalnızca hızlandı.

İkinc i beden: bir deklanşörün altı

İkincisi bize çok daha yakın; doğuş anını neredeyse saniyesine dek biliyoruz.

5 Mart 1960, Havana. Bir gün önce limanda, silah boşaltan La Coubre adlı Fransız yük gemisi infilak etmiş, onlarca işçi ölmüştü. O gün cenaze töreni ndeler; kürsüde Castro konuşuyor. Kalabalığın içinden, otuz bir yaşında bir adam öne çıkıyor: bereli, saçları savrulmuş, yüzünde — fotoğrafçının sonradan söyleyeceği gibi — "kımıldamaz" bir öfke ve acı. Hemen yakınında, moda fotoğrafçılığından gelme bir ga zete fotoğrafçısı duruyor: adı Alberto Díaz Gutiérrez , herkesin bildiği adıyla Korda. Leica'sını kaldırıp iki kare çekiyor. Adam otuz saniye sonra kalabalığa geri karışıyor. Hepsi bu.

O kare, ertesi günün gazetesine bile girmedi; Revolución kullanmadı. Kor da çektiği iki kareden birini beğendi, kesip bir portreye çevirdi, duvarına astı. Ve orada, bir duvarda, yedi yıl asılı kaldı — sıradan bir hatıra, ara sıra konuklara dağıtılan bir kopya. Sonra 1967'de İtalyan bir yayıncı, Feltrinelli , o yüzü Avrupa'ya bin lerce afiş olarak bastı. Aynı yıl Che Bolivya'da öldürüldü. İşte o ölümün ardından yüz uyandı; dilden dile dolaştı, dolaştıkça büyüdü, büyüdükçe her yere sızdı. Bugün onun için dünyada en çok çoğaltılmış fotoğraf olduğu söylenir. Bir devrimcinin yüzü — kap italizme karşı savaşan adamın yüzü — kapitalizmin en çok satan yüzü oldu. Aynı kare, bir isyan afişinde de var, bir votka reklamında da. Korda ise ondan tek kuruş kazanmadı.

Bu, tesadüfi bir cilve değil; bir mekanizmanın işleyişi. Marx'ın çok önceden gördü ğü şeydi: metada, insanlar arasındaki toplumsal bir ilişki, sanki şeyin kendi doğal parıltısıymış gibi görünür. Che'nin yüzünde de öyle oldu. Arkasındaki hayat — Havana, kürsü, ölen işçiler, o kımıldamaz öfke — silindi; geriye kendi başına parlayan bir log o kaldı. Barthes , fotoğrafın en dibinde "bu oldu, bu vardı" der; fotoğraf, önündeki şeyin bir kez gerçekten var olduğunun tanığıdır. Oysa biz o yüze bakarken artık "bu vardı" demiyoruz; "bu güzel duruyor" diyoruz. Tanıklık, süse dönüştü.

Debord ise bir adı m daha atar: geç kapitalizmde gösteri, imge hâline gelene dek birikmiş sermayedir. Che'nin yüzü tam olarak buna dönüştü — bir sermayeye. Elden ele dolaştıkça taşıdığı fikirden koptu; koptukça değerlendi. Fikir bedavaydı ve tehlikeliydi; yüz ise pahalıydı v e zararsız.

Üçüncü beden: montaj hattındaki yüz

Üçüncüsü, hiç örtüsü olmayan bir örnek: yüzün açıkça fabrikada üretildiği yer.

Marilyn daha ölmeden bir imgeydi. Hollywood'un stüdyo sistemi onu bir ürün gibi paketlemişti: makyaj bölümü, kostüm bölümü, hatta konuşma bölümü. Niagara adlı 1953 filminin tanıtım karesindeki o yüz — aralık dudaklar, o pembe ışıltı — çoktan bir insana değil, bir markaya aitti. Sonra Ağustos 1962'de, bir gece, aşırı dozdan öldü.

Ölümünden birkaç ay sonra, bir ressam o eski tanıtım k aresini eline aldı: Andy Warhol . Yüzü ipek bir eleğe geçirdi ve tek bir tuval üstünde elli kez bastı. İstediği, kendi deyişiyle, bir "montaj hattı" etkisiydi: aynı yüz, her baskıda azıcık kayarak, azıcık bozularak, mürekkebi bir taşarak bir eksilerek. Tuva lin sol yarısı canlı renklerdeydi; sağ yarısı soluktu, siyah-beyazdı, silinmeye yüz tutmuştu. Bir yanda şöhret, öbür yanda ölüm. Ve Warhol bu işe bir ad verdi: Diptik . Yani Hristiyan sanatının o eski, kutsal biçimi — bir kanadında Meryem, öbür kanadında ça rmıhtaki İsa.

Dur ve gör: yol tam burada kendi başlangıcına dönüyor. Marilyn'in yüzü, bir çorba kutusu gibi seri üretilirken, tam da İsa'nın ikonunun biçimine yerleştirildi. Kutsal yüz ile meta yüz, aynı çerçevenin iki kanadında. Warhol bunu bir eleştiri o larak yaptı — şöhreti bir azize tapınması gibi göstermek için. Ama piyasa, eleştiriyi de sattı. Bugün o soluk baskılardan biri, yüzyılın müzayedede en pahalıya satılan yapıtı oldu. Marilyn'in ölümünü resmeden bir imge, bir servete dönüştü. Yol, alay ederce sine tamamlandı.

Tek yol, üç durak

Şimdi üçüne birden bak. İsa, Che, Marilyn: bir aziz, bir devrimci, bir yıldız. Ortak yanları inançları değil — yollarıdır. Üçü de önce bir beden oldu, sonra bir imge, en sonunda bir meta. Üçünün de yüzü taşıdığı anlamdan koparıldı; koparıldıkça daha çok satıldı. Fedakârlık bir tişörte, devrim bir rozete, arzu bir mıknatısa sığdı.

Ben "imgeler tarihi belirledi" demiyorum; öyle dersem, ölçemeyeceğim bir nedenselliği satmış olurum. Dediğim şu: bir düşünceyi pazarlamak zordur, bir yüzü satmak kolaydır. Düşünce seni durdurur, hesap sorar, böler; yüz ise yalnızca akar, tüketilir, unutulu r. İmge, temsil ettiği fikirden koparıldığı an en kârlı metaya döner. Geç kapitalizmin asıl dehası da buradadır: artık insanı öldürmesine gerek yok. Onu bir yüze indirgemesi yeter. Öldürmek bir sondur; imgeye çevirmek, sonu olmayan bir hasat.

Ve metalaşan yalnızca nesneler değil artık. Yüzler, acılar, inançlar, başkaldırılar — hatta ölümler — hepsi dolaşımda. Che'nin öfkesi bir kumaşa, Marilyn'in ölümü bir müzayede rakamına, İsa'nın çilesi bir buzdolabı süsüne indi. Hiçbiri artık bir şey söylem iyor; hepsi yalnızca görünüyor.

Muşambaya dönüş

Tezgâha döndüm. Tişörtü elledim, mıknatısı avucuma aldım, rozete parmağımı sürdüm. Üçünde de bir yüz vardı; hiçbirinde bir hayat yoktu. Ödedim, birini aldım — hangisini aldığımın önemi yoktu, çünkü hepsi aynı şeye dönüşmüştü artık: bir yüz, fiyatı belli.

Yürürken şunu düşündüm: bir uygarlık, düşünce yerine yüz tüketmeye başladığında yalnızca hafızasını yitirmez. Farkına bile varmadan, yavaş yavaş, vicdanını da o muşambanın üstüne bırakır. Çünkü vicdan, bir yüz ün ardındaki hayatı hatırlamayı ister; oysa biz artık yalnızca yüzü tanıyoruz — hayatı değil.

O tezgâhı geride bıraktım. Ama üç yüz peşimi bırakmadı. Bir vitrinde, bir ekranda, bir reklamda yeniden karşıma çıktılar. Sonra niye bırakmadıklarını anladım: art ık benim yüzüm de aynı dolaşımın içindeydi. Ben de her sabah bir kareye giriyor, bir profile yerleşiyor, dilden dile dolaşıyordum. Sıra bir gün bana da gelecek. Önce beden, sonra imge — ve kim bilir, belki en sonunda, birinin muşambasında, aynı fiyata bir yüz.

‹ Tüm Yazılar