Fotoğrafı Sözlüklerde Aradım
Paylaşım Notu
Kamera karanlık bir oda, deklanşör bir kapı mandalı, banyo ise bir doğum yeri. Fotoğrafın sözcük ailesini sözlükte aradım; ne kadar çok şey saklamış.
Bugün kaç fotoğraf çektiniz? Kahvaltı, kedi, bir de otoparkta arabayı bıraktığınız yerin fotoğrafı. O kare, çağımızın en samimi belgesel fotoğrafçılığıdır: kimseye gösterilmez, kimseyi kandırmaz, tek derdi hatırlamaktır.
Ben de bugün fotoğraf aradım; ama albümde değil, sözlükte. Peki siz bu işin adının ne dediğini hiç okudunuz mu? Sözcüğü anahtarlık gibi taşıyoruz; üstündeki yazıya bakmıyoruz. Gelin bir bakalım. Söz veriyorum, kuram kitabı çıkarmayacağım cebimden. Sadece sözlük çıkaracağım. O daha tehlikelidir.
"Fotoğraf" iki Yunanca parçadan yapılma: phos (ışık) ve graphe. Bütün mesele ikinci parçada: graphe hem "çizim" demek hem "yazı". "Işıkla çizim" derseniz çizen bir el vardır, bir sanatçı vardır; "ışığın yazısı" derseniz yazan ışığın kendisidir, insan sadece kâğıdı tutar. Fotoğraf sanat mı, yoksa doğanın kendini kaydetmesi mi tartışması — ki yüz seksen yılı aşkındır bitmedi, bitecek gibi de durmuyor — daha sözcüğün içinde başlıyor. Yani kavga, çeviri masasında çıkmış; salona sonradan taşınmış.
Sözcüğü 1839'da dünyaya duyuran, İngiliz astronom John Herschel'dir; "negatif" ve "pozitif"i fotoğrafa hediye eden de o. Bir astronomdan bu kadar ikili düşünce beklenirdi zaten.
Ve "fotoğraf" bize yalnız gelmedi; koca bir sülaleyle geldi. Birkaç akrabanın nüfus kâğıdına bakmak yeter:
Kamera. Latince camera obscura: karanlık oda. Yani telefonunuzun arkasındaki o küçücük şeyin adı bir mimarlık terimi. Fotoğraf makinesi, küçültüle küçültüle cebe sokulmuş bir odadır. "Kamerayı aç" derken, kapısı iğne deliği kadar bir odanın kapısını açıyorsunuz. Ev fiyatlarının hâli düşünülürse, hepimizin cebinde birer gayrimenkul taşıması az şey değildir.
Objektif. Kökünde Latince obiectum var: "öne konulmuş şey". Ama sözcüğün öbür anlamına bakın: tarafsız, nesnel. Merceğin adında bir yemin gizli: "Ben yorum yapmam, önüme ne konursa onu alırım." Fotoğrafa neden bu kadar kolay inandığımızın bir cevabı da bu: adı üstünde, nesnel! Yemini tutup tutmadığı ayrı yazı konusu; şimdilik şu kadarını söyleyeyim: kırk yıldır tanışırız, yeminine şahitlik edemem.
Deklanşör. Fransızca déclencher: kurulu düzeneği boşaltmak; kökünde clenche, yani kapı mandalı. Deklanşöre basmak, kelimenin ta kendisiyle, mandalı kaldırıp kapıyı açmaktır. Hangi kapı? Yukarıda tanıştık: karanlık odanın kapısı. Işık bir an içeri dalar, kapı kapanır. Bütün fotoğrafçılık, bir odaya kimin gireceğine saniyenin binde biri kadar sürede karar vermektir. Kapı görevlisiyiz biz; unvanımız sanatçı.
Poz. Fransızca pose, ta Latince pausare'ye çıkar: durmak, mola vermek. İlk fotoğraflarda pozlar dakikalar sürer, insanlar heykel gibi beklerdi; sözcük o günlerin hatırasıdır. Bugünkü "doğal poz" merakımız ise sözcük açısından tatlı bir çelişki: durmadan durmuş gibi yapmak. Etimoloji buna gülüyor ama biz duymuyoruz; poz veriyoruz.
Banyo. Bu akraba sülalenin İtalyan koludur: bagno, hamam; kökü Latince balneum. Film hamama girer, imge yıkanarak doğar. Karanlık odadan geçmiş herkes bilir; sözcük abartmıyor, orada gerçekten bir yıkama, bir doğum vardır. Doğumda kırmızı ışık yanar üstelik; hastane koridoru gibi.
Agrandizör. Fransızca agrandir: büyütmek; kökünde grand, büyük. Adı heybetli, marifeti adı kadar: küçücük negatifi kâğıda büyütür. Ama başında saatler geçirenler bilir: fotoğraf çekildiği anda bitmez. Kadraj orada yeniden kurulur, ışık orada yeniden dağıtılır. Işığın yazısı, agrandizörde ikinci kez yazılır. Temize çekilir demeye dilim varmıyor; çünkü temize çekerken de insan bazı satırları sessizce değiştirir.
Bu Fransız aksanının dükkânda ne işe yaradığını ben aile hatırasından bilirim. Babam kalfa iken ustası İhsan Bey, dükkâna müşteri girdi mi seslenirmiş: "Kuzum, verdepolinin oradan şaseyi al, hazırla, beyefendiyi bekletmeyelim. Obtüratörle diyaframa dikkat edin; beyefendi titiz bir arkadaş, ona göre çekelim." Beyefendi verdepolinin ne olduğunu bilmez; bilmesin diye söylenir zaten. Verdepoli, verre dépoli: buzlu cam, körüklü makinenin arkasındaki o mat cam; şase, châssis: cam negatifin kaseti. Yani usta, "buzlu camın oradan kaseti getir" diyormuş; ama Türkçesi bunun, müşterinin önünde söylenmez. İhsan Bey Fransızcasıyla müşteriyi yağlıyormuş; jargon, mesleğin ipek kravatıydı. Bugün adı değişti ("workshop", "backstage", "retouch"), kravat aynı kravat.
Bir de bizim katkımız var: İtalyan kolu hamamı işletirken, bu Fransızca konuşan sülalenin arasına Türkçe kendi öz sözcüğünü sıkıştırmıştır: şipşak. "Şıp" diye, hızlı iş sesinden doğma, yansıma bir sözcük; deklanşörün sesine öyle yakışır ki insan onun için türetildiğine yemin edecek olur. Etmeyin; sözcük fotoğraftan yaşlıdır, sadece rolünü bulmuş bir oyuncudur. İthal akrabaların arasında ayağında terlik, "ben buralıyım" diye gezer. Açık konuşayım: sülalenin en sevdiğim ferdi odur.
Uzatmayayım. Fotoğrafın ne olduğunu merak eden, kalın kuram kitaplarından önce sözlüğü açsın derim: karanlık bir odanın kapısını bir mandal açıyor, yazıyı ışık yazıyor, imge hamamda doğuyor. Tartışmanın bütün tarafları tek bir sözcüğün içinde, 1839'dan beri oturmuş bizi bekliyor.
Şimdi deneyin isterseniz. Telefonu çıkarın, kediyi bulun, çekin. Ama bu kez ne yaptığınızı bilerek çekin: bir odanın kapısını mandalla araladınız, ışık içeri daldı, yazısını yazdı, kapı kapandı. Kedi hâlâ aynı kedi. Siz aynı değilsiniz; az önce cebinizde bir oda işlettiniz.
Hem sözlük daha ucuz. Objektiften iyi bilirim.
İlgili Yazılar